Berlin Gezisi Bölüm 2 : Gezilecek Yerler

german-flag_21034801Herkese yeniden merhaba! Berlin yazımı yazmak malesef uzun zaman oluyor. İsterdim ki geziden döndüğüm an hemen deneyimlerimi paylaşabileyim ama gerçekten dolu dolu 3 gündü. Yaşarken farketmemişim. Döndükten sonraki bir hafta yorgunluğumu atmakla geçti. Hele o 3 günü kelimelere dökmek ise en zor olanı. Belki her ayrıntıyı anlatmaya çalışmasam bu kadar zor olmazdı ama her şeyi bilin istiyorum. Gezecek olanlar varsa işlerine yarasın bu yazı istiyorum bu nedenle hem uzun sürüyor yazması hem de yazılar uzun oluyor 🙂 Ama maksat işinize yaraması. Bu yazımda gezdiğim yerlerden bahsedeceğim. Öncelikle belirtmek istiyorum ki Berlin’e Mart ayında gittiğim için hava malesef hala soğuktu. Hatta kar yağıyordu. Bu yüzden pek fazla açık havada dolaşamadık. Ne kadar kapalı mekan varsa gezebileceğimiz üç günümüzü bunlarla geçirdik. Bu yüzden baharda, yazın ya da güzel bir havada gidecek olan insanların tüm zamanını bu kapalı mekanlarda geçirmesini önermem 🙂 Eğer tarihe düşkünseniz dikkat edin bu yazıya.

 

6040217-Brandenburg_Gate_by_night_BerlinBrandenburg Gate : Burası şehrin simgelerinden biri olan tarihi bir kapı. Hemen kuzeyinde Reichstag (Eski Parlamento binası) bulunur. Soğuk savaş boyunca, Reichstag Batı Berlin’de, Brandenburger Kapısı Doğu Berlin’de bulunmuştur. Kapı 1788-1791 yılları arasında yapılmıştır. Burada yapabileceğiniz  tek şey gidip önünde fotoğraf çekilmek. Gece ışıklandırılmış hali gerçekten çok güzel. Bir de etrafında bazı asker üniformalı insanlar oluyor yanlarına gidip fotoğraf çekilebiliyorsunuz. Bizden para aldılar fotoğraf için. Çektirmeden önce ücretli mi diye sorun, turist görünce kazıklamaya yer arıyorlar çünkü.

600px-Berlin_reichstag_west_panorama

Reichstag:  Adolf Hitler’in Almanya’nın başına geçişine kadar Almanya Parlamentosu’nun toplandığı yerin ismidir. Bugün Almanya Parlamentosu yine aynı isimli binada, Berlin’de bulunmaktadır. Resimde de gördüğünüz gibi binanın ortasında küre şekilde cam bir yapı var. Bu binanın içinde gezebileceğiniz yer zaten orası. Beni Berlin’de gittiğim yerler içinde en etkileyen de burası oldu. Buraya giriş ücretsiz, ancak kayıt yaptırıp rezervasyon almanız gerekiyor. Bu rezervasyonlar internetten yapılabiliyor ancak günler sonrasına veriliyor. Eğer oradaki kayıt bürolarına giderseniz bir kaç saat içinde giriş yapabilirsiniz çünkü her saat başı için belirli kontenjan var. Yüzünüzü resimdeki gibi binaya döndüğünüzde sağ tarafınızda kalan yolun karşısında küçük, prefabrike bir yapı göreceksiniz. İşte kayıdı orada yaptırabilirsiniz. Pasaportunuzu verip hangi saatte girmek istediğinizi söylediğinizde size A4 kağıdında bir bilet veriyorlar. Onunla o saatte giriş yapabiliyorsunuz. Peki ne var bu binanın içinde? 

3_reichstag_querÖncellikle girişte size sesli rehber veriyorlar. Ses kayıdı boyutundaki bu cihaz bir kaç farklı dilde mevcut. Bunlar- hatırladığım kadarıyla – İngilizce,Fransızca,Almanca, İtalyanca, Türkçe ve Japonca. Cihazı ücretsiz olarak girişte alabilirsiniz. Lütfen içeri girip cihazı taktığınızda düğmelere basıp “neden çalışmıyor bu?” paniği yaşamayın. Çünkü cihaz siz hareket ettikçe çalışıyor. Küre şeklinde bu binanın içerisinde sarmal bir merdiven var. Kürenin etrafında dolaşarak yukarı çıkıyorsunuz yani. Cihaz, bulunduğunuz konuma göre karşınızda o an ne manzarası varsa onu anlatıyor. “Şuanda karşınızda bulunan büyük kilise…” gibi şehri tanıtıyor. Bu yüzden şehri yukarıdan izlemek ve bir rehberden dinlemek oldukça eğlenceliydi.  Tamamını dinleyin ve acele etmeden rahatça gezin bence burayı. 1 saat kadar bir zamanınızı alıyor zaten.

6784195Zoologischer Garten Berlin: Almanya’daki en eski ulusal hayvanat bahçesidir. 35 hektar alan kaplayan park 1844 yılında Berlin’de açılmıştır. 1.400 farklı tür ve 14.000 civarı memeli bulundurmasıyla Berlin Zoolojik Bahçesi, Dünya’da en ayrıntılı tür barındıran hayvanat bahçesidir.Hayvanat bahçesi ve onun akvaryumu, 2007 yılında 3,2 milyon ziyaretçi çekmeyi başarmıştır. Avrupa’da en çok ziyaret edilen hayvanat bahçesi olduğu düşünülmektedir. Dünyaca bilinen Knut, kutup ayısı veya Bao Bao, büyük panda gibi hayvanlar, parkın simgesi haline gelmiştir. Bu hayvanat bahçesine giriş öğrenciler için 15 euro. Biz gittiğimizde her yer kar içinde olduğundan bazı hayvanları göremedik. Eğer güzel bir havada giderseniz eminim harika bir yer göreceksiniz. Biz bu yüzden zamanımızın çoğunu akvaryumda geçirdik. Gerçekten harika bir yerdi. Binlerce çeşit canlı, izlemeye, incelemeye doyamıyorsunuz. Ayrıca akvaryum binasının içerisinde hediyelik eşya satılan yerler de var hatıra bir şeyler alabilmeniz için.

695px-2006_Berliner_Dom_FrontBerliner Dom (Berlin Katedrali): Katedral ilk olarak 1700lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanmıştır. 1822’de Karl Friedrich Schinkel neo-klasik bir tarzda yapıyı yeniden modellemiştir. 1894 yılında Alman imparatoru II. Willhelm kilisenin yıkılarak yeniden yapılmasını emretmiştir. Mimar Julius Raschdorff tarafından yeniden Neo-barok tarzında tasarlanan katedral 1905 yılında bitirilmiştir. II. Dünya Savaşı boyunca ağır hasar gören katedral, 1975-1981 yılları arasında bu kez mimar Günter Stahn tarafından tasarlanarak yeniden yapılmıştır. Katedrale giriş öğrenci kartınız varsa 7 euro. Buradada sesli rehberlerden var ancak 4 euro ücretinde. Bu yüzden biz almadık. İçi oldukça büyük ve bir çok tarihi parça var içerisinde. Çatı katına kadar çıkıp şehri görebiliyorsunuz tepeden. Eğer bu tarz mekanları gezmeyi seviyorsanız öneririm. Dışı da içi de görkemli bir yapı. Eğer sevmiyorsanız boşuna paranızı harcamayın. Gezmesi en fazla yarım saat sürüyor. Aşırı ilginç şeyler olmasa da görülmeye değer mekanlardan biri.

Museumsinsel (Müzeler Adası):  Almanya’in başkenti Berlin’in Mitte ilçesinden geçen Spree Nehri’nin üzerinde bulunan küçük bir adanın kuzey kısmında bulunan tamı tamına 1 kilometrekarelik alana sahip müzeler kompleksi. 1990’da iki Almanya’nın da birleşmesiyle 1945’ten bu yana doğu ve batıya bölünmüş olan koleksiyonun yeniden bir araya getirilme imkânı belirdi. Müzeler Adası, 1999’dan beri UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesi’nde bulunmaktadır. Müzeler adasında beş tane nüze bulunuyor. Biz iki tanesini gezebildik çünkü biri tadilattaydı diğeri de açık değildi o gün şansımıza.  Öğrenci kartınızla birlikte 7 euroya bir bilet alıyorsunuz. Bilet satış yeri ‘Altes’ müzesi yani Eski Müze’nin içerisinde. Bu biletle bu 5 müzenin tamamını gezebiliyorsunuz. Her müzenin girişinde vestiyerler ve kilitli dolaplar var, çantalarınızı ve montlarınızı ücretsiz olarak buralara bırakabilirsiniz. Eğer 5 müzeyi de gezecekseniz bu tüm gününüzü alır. Bu yüzden müzeler adasına ayrı bir gün ayırın.

pergamon-museum-2-pergamon-museum-berlin-berlinPergamon müzesi : Bergama Zeus Sunağı, Milet’in Market Kapısı, İştar Kapısı ve Mshatta Alınlığı gibi yapılar ve bu yapılara ait eserler, gerçek yerlerinden ayrıntılı bir şekilde toplanarak bu müzede yeniden birleştirilmiş, Bergama Müzesi’nin adını dünya genelinde meşhur etmiştir. Sergilenen diğer eserlerin başlıcaları; Bergama Athena Tapınağının Girişi, Bergama’dan Athena Heykeli, Halep Odası’dır. Sanırım en büyük ve etkileyici müze buydu gördüğüm. Gerçekten çok fazla tarihi eser var ve hepsini dikkatle incelemeye kalksanız saatler sürebilir.

 

 

altes_museum_lustgartenAltes Müzesi : Mimar Karl Friedrich Schinkel tarafından neo klasik mimari tarz ile tasarlanan bina 1823 ile 1830 yılları arasında, Prusya Kraliyet Ailesi sanat koleksiyonunu sergilemek amaçlı, inşa edilmiştir ve de 1845 yılına kadar Kraliyet Müzesi olarak adlandırılmıştır.İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça hasar gören bina, savaştan sonra bir süre kullanılmamıştır. 1966 yılında geçirdiği restorasyon çalışmasından beri antik eserler bu müzede sergilenmektedir.

Bu müze daha çok antik yunan döneminden kalan heykeller, paralar, mutfak eşyaları gibi eserlerle doluydu.İzmir ve çevresinden alınarak buraya getirilmiş bir çok eser göreceksiniz burada.

050_magnet_berlin_gummi

 

Gezdiğim yerler bu kadardı. Biraz da şehrin genelinden bahsedelim. Sürekli gezecekseniz şehir içerisinde sizin için en uygunu günlük metro bileti almak. Malesef şuana kadar bulunduğum ülkeler içerisinde en pahalısı Almanya’ydı. Ya da sadece Berlin öyle bilmiyorum. Günlük bilete – otobüs, metro ve tüm vasıtalarda kullanılabiliyor- 7 euro ödedik. Yani üç günde 21 euro sadece ulaşıma harcadık. Fast food, restoran fiyatları diğer ülkelerden çok farklı değil. Elbette Türkiye gibi bir şey de beklemeyin. Burger King’de bir menü 8,10 euro civarıydı. Bu da Türk Lirası ile 20 liraya yakın yapıyor. Hediyelik eşya konusu benim en sıkıntı çektiğim konuydu. Çünkü bence çok pahalıydı. En azından bir I ❤ Berlin tişörtü almak isterdim ama çoğu çok dandikti ya da çok pahalıydı. En uyduruk tişört bile 15-16 eurodan aşağı değildi. Ben de yalnızca hatıra olması için bir magnet aldım. Berlin adında bir marka var. Bu markanın mağazalarını her yerde görebilirsiniz. Tamamen turistik amaçla kurulmuş. Berlin hatırası olarak aklınıza gelebilecek her şey var. Çanta, cüzdan, giysi, şapka, çerçeve hatta Berlin duvarının parçalarını bile satıyorlar. – Saçmalık!- Her yerde Türkçe konuşan birilerini görmek çok olağan. Hatta Berlin mağazalarından birinde şöyle bir muhabbet duymuştum “Taşa para mı vereceğiz bir de? Çıldırmış bu almanlar!” Adam haklı:)

Evet hatırladıklarım ve sizlerle paylaşmak istediklerim bu kadar. 2 ay kadar gecikmeye uğradığı için çok özür dilerim. Nisan ayının sonunda yaptığım gezi olan Paris yazımı da en kısa zamanda sizlerle paylaşmaya çalışacağım! Çok teşekkürler.

Sevgiler.

Mine YAĞIZ 11.05.2013 | 16:03

Reklamlar

Berlin Gezisi I.Bölüm (Ulaşım-Konaklama)

20130318_152142Berlin.. Nereden başlasam ki? Berlin’de geçirdiğim 2 gece 3 günü bu ekrana nasıl sığdırabileceğimi düşünmek, deneyimlerimi yazıya aktarmaktan daha zor aslında ama bir yerden başlamam gerek. Hadi bakalım.

Lublin’den Berlin’e gerçekleşen yolculuğumuz otobüs ile oldu. 4 adet otobüs bileti aldık bunun için önce Polskibus.com ‘dan. Lublin’den Varşova’ya, Varşova’dan Berline, aynı şekilde de dönüş. Lublin Varşovaya 3 saat uzaklıktan, Varşova’dan Berlin’e de 9 saat sürüyor. Yani gezi planlaması taa biletleri alırken başladı. Otobüs saatleri eşleştirme, hostel ayarlama, otobüsten inince hostele nasıl gideceğimiz. Şuan düşünce kendi kendime dedim ki ‘Vay canına amma karışıkmış yahu..’

Lublin’deki otobüsümüz akşam 17:15de kalktı. 20.30 gibi Varşova’daydık. Ancak otobüsten indiğimiz yer şehir içi otobüslerin dur kalk yaptığı duraklar gibi bir yerdi. Otogar gibi değildi. Berlin otobüsü Mlociny denen otogardan kalkıyor. Ona gitmek için de Varşova otobüsünden hemen indiğimiz yerdeki metroya inerek Mlociny yönündeki metroya bindik. Zaten Mlociny son durak. Orda indikten sonra otogarı görebiliyorsunuz . Otogar diyince öyle Türkiye’deki gibi bir şey beklemeyin sakın. Bizimkiler bunun yanında hava alanı gibi kalır gerçekten. Küçük bir yer, iki üç tane oturma yeri var içinde. Biz 9da gittiğimizde içindeki bütün dükkanlar kapanmıştı. Bütün dediğim zaten içinde bir tane hediyelik eşya dükkanı vardı. Yiyecek içecek alabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Belli ki burası tuvalet ihtiyacından başka bir şeyi gidermek için yapılmamış. Her yerde uyuyan insanlar var. 2 saat kadar burada bekledikten sonra otobüsümüz geldi.

Şimdi gelelim Polskibus ile yolculuk yapmak nasıl bir şeydi?

  • Polskibus’tan aldığını  biletlerde koltuk numarası falan olmuyor. Otobüse bindiğinizde nereyi boş bulursanız oturuyorsunuz. Öyle cam kenarı olsun, bayan yanı olsun gibi bir seçme şansınız yok bilet alırken.
  • Otobüste wifi olduğu söyleniyor ama çoğu zaman dns hatası diyip durabiliyor. Zaten Polonya sınırından çıktıktan sonra da ne telefon ne internet çekmiyor.
  • 9 saatlik yolculuk sırasında 1 tane mola bile vermediler. Yalnızca 2 şehirde durarak yolcu indir bindir yaptılar. O da 2-3 dakika sürdü. Durdukları yer de otogar gibi değil, yine halk otobüslerinin durduğu yol üstü durakları gibi bir yerdi.
  • Otobüste bir bardak su ikramı bile yoktu. Türkiye’deki otobüsler bunların yanında 5 yıldızlı otel. 1 saatlik yolda bile ikram eksik olmaz. Biz neyse ki tedbirli çıkmıştık. Çantamıza sandviçleri, bisküvileri, suyu, meyve suyunu doldurmuştuk 9 saatlik yolda anca yetti bize. Bu yüzden sakın yiyecek, içecek almamak gibi bir ihmalkarlık yapmayın Polskibus ile yolculuk ediyorsanız.
  • Benim için güzel tek yanı koltukların altında priz olmalıydı. Her koltuğun altında 2 tane priz var. Laptopınıza dizi,film doldurup 9 saatlik yolda doya doya izleyebilirsiniz şarj biter korkusu olmadan.
  • Otobüste tuvalet var. Mola vermeme konusundaki rahatlıkları bundan geliyor olabilir. Ama hiç düşünmemişler herhalde 9 saat bu insanlar acıkır mı susar mı diye.

Ülke değiştirirken insan daha havalı bir şey bekliyor böyle. Otoban gişelerinden geçer gibi bir kapıdan geçiyorsunuz. Alman bayrağı var girişte. İşte ülke değiştirme işlemi bu kadar. Bir anda telefon sinyaliniz ve internetiniz gidiyor zaten o zaman ilk olarak anlıyorsunuz Almanya’da olduğunuzu. Sınırı geçtikten yaklaşık yarım saat 45 dakika sonra büyük bir otogarda duruyor otobüs. Burası SXF otogarı. Şehrin baya dışında. Biz biletimizi ZOB adlı otogara almıştık. Bir sonraki durak da orası zaten. ZOB daha şehir merkezinde. En iyi yanı da otogarın 10 dakika yürüme mesafesinde metro girişi var. Zaten burdan sonrası tamamen metro.Biz Bredowstraße’de bulunan David’s Cozy Little Panaroma Hostel‘de kalmıştık.  Yerimizi bir ay önceden ayırttık ve çift kişilik yatağı olan 1 odaya 2 gece için kişi başı 20 euro verdik. Bu benim de arkadaşımın da ilk hostel deneyimiydi. Ucuz ve temiz bir hostel bulmak gerçekten zor. İnternetten hostelin yorumlarını okuduk iyi diyen de vardı çok pis de. Açıkçası gittiğimizde nasıl bir yer bulacağımıza dair korkularımız vardı ancak oldukça temiz, sade ve sıcak bir yer çıktı şansımıza. Bu yüzden yolun burdan sonrasını hostel’e nasıl vardığımızı anlatarak yazacağım. Eğer orada kalmak isteyen başkaları olursa diye 🙂

Metroya indiğinizde karşınıza bilet alacağınız makineler çıkacak. AB yazan 2.40 euro değerindeki bilet 2 saat için geçerli. 2 saat boyunca otobüs,tren, metro hepsinde kullanabiliyorsunuz. Bu arada Almanya’da metroya ubahn deniliyor. Bir de ABC diye yazan 7 euroluk biletler var. Onlar günlük bilet. Bileti aldığınız günden itibaren gece 3e kadar geçerli. Hangisi size hesaplı gelecekse onu alacaksınız. Metro haritasını burada görebilirsiniz.

20130318_100033U2 yazan yerden girererek Pankow yönüne giden metroya bineceksiniz. İneceğiniz durağın adı Zoologischer Garten. Hayvanat bahçesinin olduğu yer yani. Orada indikten sonra metroyu terketmiyorsunuz. Çünkü buradan da U9 nolu Osloer Straße’e giden metroya binmeniz gerekiyor. U9’a bindikten sonra da Turmstraße adlı durakta inip metrodan çıkacaksınız. Dışarı çıktığınızda kocaman kahverengi bir kilise göreceksiniz. Yandaki resimde bulunan kilise. Adını hatırlamıyorum. İçini gezme şansım da olmadı zaten orda olduğum günler tadilattaydı. 20130320_114111


Bu kilisenin karşı caddesine geçmeniz gerekiyor. Kilisenin tam karşı hizasına denk gelen cadde Bredowstraße. Sokağın köşesindeki tableda yazıyor. O tabelayı da fotoğrafta görebilirsiniz:) Sokak boyunca doğrudan ilerlediğiniz 35 numarayı bulacaksınız. İşte hostel burada! Köşe başında, camında egzotik süsler asılı olan David’s Cozy Little Panaroma Hostel! Giriş yapın. Eşyalarınızı bırakın, odanıza yerleşin ve hostelde sizinle ilgilenen kişi her kimse gezilecek yerleri sorun, size harita üzerinde göstersin. O yerlere ulaşımınızı da yine metro ile sağlayacaksınız. Yine kullanacağınız harita bu olacak.

Anlatacak çok şey var. İlk bölüm Berlin’e ulaşımdı. Umarım işinize yarar. Bir sonraki bölüm Berlin’de gezilecek yerler, nasıl ulaşılır, ücretleri ne kadardır.

Sevgiler!

29.03.2013 21.13

Berlin Yolcusu Kalmasın!

germanyHerkese yeniden selamlar! Son yazımın üzerinden 3 hafta geçmiş. Bu üç haftada bu şehre, kültüre ve en çok da mevsime alışmaya çalışarak geçirdim zamanımı. Biraz dillerini öğrenmek için çabaladım, biraz da -13’lere kadar inen soğukla başa çıkmaya çalıştım. Ama sanırım artık gezmeye başlama zamanımız geldi! İlk adresimiz Almanya’nın başkenti Berlin. Burayı ilk durağımız olarak seçmemizin nedeni hem yakın tarihte gidebileceğimiz en ucuz yer olması hem de Polonya’dan Almanya’ya giden otobüs firmalarının olması. Polskibus adlı bu otobüs şirketinin hem Polonya içerisindeki şehirler arasında hem de bir kaç tane yurt dışındaki şehre otobüsü var. Berlin, Prag gibi. Ancak yurt dışına giden otobüsler yalnızca Varşova’dan kalkıyor. Bu nedenle toplamda 4 bilet aldık. Lublin > Varşova, Varşova>Berlin, Berlin >Varşova, Varşova > Lublin olmak üzere. Polskibus’un internet sitesindenden online bilet alabiliyorsunuz. Uçak bileti gibi, ne kadar erken alırsanız o kadar ucuza geliyor.Ödemeyi kredi kartınızla da yapabiliyorsunuz, sitenin anlaşmalı olduğu bankalarda hesabınız varsa banka hesabınız üzerinden online olarak da yapabiliyorsunuz. Biz Pekao Bank’taki hesabımız için bir internet bankacılığı şifresi almıştık. Bu müşteri numarası ve şifreyi kullanarak biletlerimizi satın aldık. Pekao Bank’ta internet hesabı oluşturmak ,kullanmak hakkında detaylı bilgileri ‘Pekao Bank İnternet Hesabı’ yazımda bulabilirsiniz.
800px-munich_skylineŞimdi gelelim Berlin’e. Yani konu olarak tabii, daha gitmemize 24 saat kadar bir zaman var. Lublin’den Varşova’ya gitmemiz 3 saat,
Varşova’dan Berline’e ise 8 saat. Yani akşam 5de Lublinden çıktığımızda sabah 8 gibi Berlin’de olacağız 🙂 Sizler için bol bol fotoğraf çekmeyi ve notlar almayı unutmayacağım. Nereler gezilmeli, gezerken nelere dikkat edilmeli diye. Takipte kalın, kendinize çok dikkat edin. Her neredeyseniz sıkı giyinin, havalara dikkat edin. Zira ben burada peşmerge gibi dolaşıyorum.

Sevgiler.

Mine Yağız.

16.03.2013

Bank Pekao İnternet Hesabı

nowe_logo_PekaoMerhaba,

Bu yazımda size Polonya’da kullandığım banka olan Pekao Bank’ın internet hesabı hakkında bildiklerimi aktaracağım. Bu hesap, bankada var olan paranızı internet üzerinde -banka hesabı üzerinden alışveriş yapılabilen sitelerde- kullanmanıza yarıyor. Öncelikle bankada ister Euro iste de Zloty (PL para birimi) hesabı oluşturuyorsunuz. Zloty hesabı oluşturmak ücretsiz. Euro hesabı ise aylık 1 Euro ücret kesiyor. Bankada hesabınızı oluşturduktan sonra internet hesabı oluşturmak istediğinizi söylüyorsunuz. Size ‘Number Klienta’ dedikleri bir müşteri numarası veriyorlar. Sonra da telefon numaranızı alıp müsait olduğunuz bir saatte sizi Pin oluşturmanız için arayacağınızı söylüyorlar. (En azından bizde böyle yaptılar.) Sizi arayabilecekleri saat aralığını söylediğinizde yapacağınız tek şey aramalarını beklemek.

Biz 8de arayabilirsiniz demiştik 9 gibi aradılar .Önce Lehçe konuşuyorlar. ‘English please’ dediğinizde sizle İngilizce konuşmaya başlıyorlar. Sizinle konuşan müşteri temsilcisi, banka hesabı oluştururken verdiğiniz bilgilerden bazılarını istiyor. Doğum tarihiniz, annenizin kızlık soyadı, adresiniz (eğer bankaya Polonyadaki adresinizi verdiyseniz onu söyleyin). Bilgilerinizi onayladıktan sonra sizi bir telesekretere yönlendireceğini ama Lehçe olduğu için zaten anlamayacağınız için sonuna kadar beklemeniz gerekmiyor. 4 haneli bir pin kodu oluşturmanız gerekiyor telesekreter konuşmaya başladığında. Bu kodu ise #pin#pin# tuşlayarak gireceksiniz. Bu işlemi yaptığınızda size Lehçe başarıyla tamamlandı tarzı bir şey söyleyecek ve telefon kapanacak. Daha sonra müşteri numaranız ve pin kodunuz ile http://www.pekao24.pl adresinden girip hesabınızı kontrol edebileceksiniz. Var olan banka hesaplarınızın bakiyesini, yaptığını para transferlerini görebiliyorsunuz. Şuana kadar yalnızca Polskibus’un sitesinde internet hesabımızla alışveriş yaptık. Polskibus’ta bileti almak için ‘satıl al’ a  tıkladığınızda sizi ödeme seçenekleri kısmında aşağıdaki fotoğrafta olan ekrana yönlendiriyor. Pekao’yu seçerek ödemeye devam edeceksiniz. Zaten bir iki dakika içerisinde banka hesabınızdan para kesilecek , Polskibustan da mailiniz gelecek. Umarım yardımcı olabilmişimdir. Kolay gelsin!

Sevgiler.

Untitled 6

Lublin’de Bir Ayakkabı Sanatkarı

Başlığı okuduğunuzda aklınızda ne tür bir sanatkar oluştu bilmiyorum ama benim bahsedeceğim kişi yepyeni ayakkabılar üretmiyor. Lublin sokaklarının tozunu toprağını taşıyan bir çok farklı cinsten ayakkabıya adeta yeniden hayat veriyor. O zaman hikayenin en başına dönelim ve bu ayakkabı tamircisine yolum nasıl düştü ordan başlayayım anlatmaya.

Türkiye’den ayrılmadan kısa bir süre önce botlarımın kenarlarında hareket ederken oluşan esnemelerden dolayı bazı çatlaklar olduğunu farkettim. Güya buraya gelmeden yeni ayakkabılar bakacaktım ama zamanım olmadı. Buradaki 6.günümde artık pes ettim çünkü farkettim ki derinin üzerindeki yarıklar ben yürüdükçe daha da genişliyor. Ya yeni ayakkabı alacaktım ya da tamirciye götürecektim. Ama yeni ayakkabı alma fikrini daha çok düşünüyordum çünkü bu yarıklar tamir edilemez diye düşündüm. Ki, Türkiye’de olsam eminim “at bunu abla tamir olmaz” derlerdi. Yine de yeni bir ayakkabı almadan önce şansımı deneyerek “Szewc Salamander” adlı ayakkabı tamircisinin yolunu tuttum.

Fotoğraf2501Bir kapıdan yerin altındaki bir odacığa indiğimizde fotoğrafta gördüğünüz sevimli yaşlı bir amcayla karşılaştık. İşini o kadar keyifle yapıyor, o kadar güleryüzlü bir insan ki muhabbetine dalınca adını bile sormayı unuttuk. Şu detayları da atlamayalım bu beyfendi İngilizce bilmiyor.

Bu beyfendiye sanatkar diyorum çünkü fırçayı, boyayı, şişeleri tutuşunu bir görseniz adeta donakalırdınız. Bu küçüçük ayakkabı tamircisi dükkanında 2 saate yakın vakit geçirdik. Amacımız ayakkabıyı bırakıp 1-2 saat sonra geri gelip teslim almaktı. Ama bu beyfendi önce ayakkabımın neden çatladığını bana el işaretleriyle anlatıp sonra da bu çatlamayı önlemem için bir ayakkabı kremi verdi. Ayakkabımın dışı plastik olduğundan bu kremi kullanmadığınızda esnedikçe çatlamalar yapabiliyor. Kremi göstermek için bir kısmına sürdü ve kurumasını bekledi. Deri o kadar yumuşak ve esnek oldu ki. 20 zl. (10 TL) değerindeki bu kremi hiç düşünmeden aldım. Salamander marka bu kremin adı “lack cream”. Kendisi bir ayakkabımı alıp çatlayan yere dikeceği deri için hazırlarken bana da diğer çifti verip kremi de uzatarak “hadi al ve pratik yapmaya başla, nasılsa kullanacaksın bu kremi” gibisinden bir şeyler dedi. Arkadaşımın ayakkabısı nubuk olduğundan ona da nubuk için bir sprey verdi. O ayakkabıları tamir ederken bizim de o spreyleri kullanmayı öğrenmemizi istedi. Arada bir yaptıklarımızı kontrol ederek “Dobre (iyi), Perfect (harika)” gibi tepkiler verdi. Ben iki ayakkabımın kenarına dikilen deriler için 15 zl (7,5 TL) krem için de 20 zl (10 TL) verdim.

Fotoğraf2518Ayakkabının çatlayan kısımlarına deri dikeceğini ilk söylediğinde eyvah yamalı görünecek gibisinden korksam da ayakkabıların işi bittiğinde yeni görünüşüne bayıldım çünkü şansıma iki tarafta da aynı yer çatladığından model gibi göründü. İşte yan tarafta da ayakkabılarımın yeni görünüşü.

Bu küçük, mütevazı ayakkabı tamir dükkanında geçirdiğimiz 2 saat boyunca arkadaşım da ben de ayakkabı tamircisi olmayı bile hayal ettik. Çünkü yapılanın işin ne olduğu değil nasıl olduğu çekiyor ilginizi. İşini yaparken şarkılar mırıldanan, fırçayı düşürünce komik tepkiler veren, size bir yandan bir şeyler öğreten, işi eğlenceye dönüştüren bir esnaf karşınızda. Ve bir ayakkabı üzerindeki tüm lekeleri temizlemek için tek tek uğraştı. Ve temizlik için kuruş para almadı. Çünkü amacı ekstradan para kazanmak değil hem keyif aldığı işi yapmak hem de müşterisini kazanmaktı. Türkiye’de geçirdiğim 22 yıl boyunca ayakkabı tamircisine en fazla 5 kere gitmişimdir. Şimdi sorsanız yerlerini bile hatırlamam. Ya da isimlerini. Ama bugün yaşadığım tecrübeyi hayatım boyunca unutacağımı sanmıyorum. İçimden bir ses 5 ay boyunca bu dükkana ayakkabım sağlam olsa bile sık sık uğrayacağımı söylüyor. Böyle insanların var olduğunu görmek çok güzel.

Fotoğraf2508Ne derler bilirsiniz “Hangi işi yapıyor olursanız olun, en iyisini yapın.”

Mine YAĞIZ

20.02.2013 | 19.28

Jowisz Öğrenci Yurdu.

Lublin.

Lublin’de İlk Hafta

Fotoğraf2272Lublin’den herkese merhaba!

Polonya’nın güneydoğusundaki bu küçük ama sevimli şehirden herkesi selamlıyorum. Buraya geleli daha yeni bir hafta oldu ama şimdiden anlatacak çok şeyim var ancak nereden başlayacağımı bilmiyorum. En iyisi aklımdakileri unutmadan hemen yazıya geçirmek. Bu arada şehrin ismi ben ve buraya benimle gelen arkadaşım Tuğba’nın sandığı gibi’lablin’ diye okunmuyor ‘lublin’miş.

İlk olarak şehre nasıl vardığımızdan bahsetmek isterim. Uçağımız ülkenin başkenti olan Varşova’nın Chopin hava limanına indi. Varşova’dan Lublin’e gelmek otobüsle 4 saat sürüyor. Bize gönderilen Erasmus rehberinde 2,5 saat diyordu ama yalan. Dahası otobüs çok sık yok her saat başı gibi. Bu yüzden uçağımız 3de inmesine rağmen biz 6daki otobüse bindik. Lublin’e vardığımızda saat 9-10 civarıydı ve kendimizi bizimle ilgilenen danışman arkadaşlarımız ile yurda attık ve bizi odamıza çıkarıp sabah görüşürüz diyip gittiler. Sonrası uzun derin bir uyku.

Lublin’deki ilk sabahımıza banka, market ve şehri gezerek başladık.Buraya gelir gelmez elbette ilk yapmak isteyeceğiniz şey paranızı güvenli bir yere yatırmak oluyor. Pekao denilen banka Polonya’nın ulusal bankası gibi bir şey. Hizmetleri iyi ve gerçekten masraflı değil. Paranızı Euro olarak yatırmak isterseniz Euro hesabı açıyorsunuz ya da yine şehrin merkezindeki döviz bürolarında Polonya’nın para birimi olan zl. (zyloti) çeviriyorsunuz. 1 TL : 2 zl. ediyor bu yüzden oldukça karlıyız.Burada olduğunuz süre içinde paranızın tamamını zl’e çevirmeniz işinize yarar çünkü Euro neredeyse hiç kullanılmıyor gibi bir şey. Ancak daha sonra yurt dışını dolaşmayı planlıyorsanız paranızın bir kısmını euro olarak tutarak euro hesabınızda saklayabilirsiniz. Pekoa’da euro hesabı açtırmak ücretli değil, yalnızca aylık 1 Euro hesap ücreti ödemeniz gerekiyor.

Fotoğraf2273Şimdi gelelim şehir hakkındaki önemli detaylara. Fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi Lublin oldukça mütevazi, sakin, sıcak(iklimi değil, insanları ile) bir doğu avrupa ülkesi. Buraya geldiğimiz günden beri hava git gide soğuyor. Annem yanına içlik al dediğinde gülmüştüm ama bu akşam yurda dönerken bacaklarımın geçirdiği kısmı felç sonrasında fazlasıyla pişman oldum. Ben ki 4 yıl Kocaeli’nin Umuttepe diye adlandırılan bir dağında okudum, böyle soğuk görmedim arkadaş. Buradan Umuttepe sakinlerine sesleniyorum siz oranın soğuğuna kurban olun! Burada eldivenle bile elleriniz buz kesiyor. Her neyse.

İkinci günümüzde şehrin en önemli ve eski bazı mekanlarını gezdirdiler bize. Buna Lublin Kalesi, Holy Trinity Kilisesi gibi yerler dahil. Ülke ikinci dünya savaşında fazlasıyla hasar görmüş tarihi eserlerini korumak için ellerinden geleni yapmışlar hatta günümüzde yapılan tüm binalarda hala eski avrupai mimari tarzı görebiliyorsunuz. Old Town dedikleri şehrin en eski ve büyük caddesindeki tüm evler, dükkanlar sokaklar ahşap ağırlıklı bir dekorasyona sahip. Caddeler tamamen taş kaldırım olmakla birlikte Old Town denen kısıma araç girmiyor.Bu nedenle uzun bir yürüyüş yapmak, bir şeyler yemek ve içmek için mekanlar bulabilmek adına çok güzel bir yer. Hava şuan soğuk olduğundan biz gücümüz yettiğince dolaştık bir kaç kez ama güzel havalarda eminiz burası çok daha güzel olacak.

İnsanları hakkında konuşmak gerekirse, ilk haftamızda karşımıza çıkan tüm insanlar çok güleryüzlüydü. Gerek sokakta adres sorduklarımız gerek gittiğimiz kafelerde İngilizce olarak isteklerimizi anlatmaya çalıştıklarımız. Tek kötü tarafı 40-50 yaş üstü insanlar İngilizceyi neredeyse hiç bilmiyor -akademisyen vb olmadıkça- ve işin kötü tarafı yanınızda Leh biri varsa ‘arkadaşlarınız Lehçe öğrenmeye çalışmalı’ gibisinden şakayla karışık laf sokuyor. Erasmus grubundaki danışman arkadaşlarımızın söylediğine göre Polonya’daki yaşlı nüfusun İngilizce öğrenme gereği duymama, diğer insanların Lehçe öğrenmesini bekleme gibi bir huyları varmış. Çok ilginç. Neyse, maksat anlaşabilmek olması adına biz her gün bir iki kelime öğrenmeye çalışıyoruz.

Fotoğraf2275Gelelim yiyip içtiğimiz yerlere. Tuğba ve benim önceliğimiz domuz eti olmayan yemekler bulabilmekti. Bunun nedeni biraz inançsal biraz da sevmeme meselesi. Neyse ki şuana kadar gittiğimiz her yerde beyaz et içeren yemekler bulabildik. Mesela ilk kez tavuklu pizza denedik, Samarta adlı bir mekanda, harikaydı! Ayrıca bu da ilk defa gördüğüm bir şey, kolanın içine bizim sodaya attığımız gibi bir limon dilimi atıyorlar. Hem asidini alıyor hem de içtikten sonra şişkinlik yapmamasını sağlıyor. Çok lezzetliydi, mutlaka deneyin! Ayrıca pizzanın yanında bizdeki haydari ile neredeyse aynı olan bir sos servis ediyorlar. İsminiz henüz öğrenemedim. Öğrenince paylaşacağım.

Bazı kafelerin servis şekli biraz ilginç. Örneğin 4.günümüzde gittiğimiz Trakt Krolewski adlı mekanda kasaya gidip yemek alacaksanız siparişinizi verip masa numaranızı belirtmeniz, içecek alacaksanız da paranızı içeçeği alırken ödeyip masanıza dönmeniz gerekiyor. Yani sipariş almaya gelen bir garson falan yok. Anlamamız biraz zaman aldı, sonra kasadaki bayan İngilizce anlamadı, o sırada sipariş vermeye gelen bir iki tane üniversite öğrencisi şansıma İngilizce biliyordu onlardan yardım aldım. Yani burada işler böyle yürüyor millet, biraz girişken olacaksınız biraz da cesaret gerek 🙂

Cumartesi akşamı yaşadığımız bomba bir olayı anlatıyorum şimdi sıkı durun. Sanırım ilk haftamıza damgayı vuran olay buydu. Öncelikle Lublin’de trafik lambası olmayan ve yaya geçidi olan yerlerde kaç tane araba olursa olsun siz yola adım attığınız anda hepsi tereddüt etmeden duruyor. Yani Türkiye’deki gibi şoförle bakışıp ‘geç geç’ demesini beklemenize gerek yok. Cumartesi akşamı yemek yiyip saat 6 gibi yurdumuza dönerken neredeki markete uğrayacağımızı tartışıyorduk ve yaya geçidinden geçtik. Geçtiğimiz anda iki tane polis yanımıza yaklaşarak kimliklerimizi sordu. Pasaportlarımızı çıkartıp ne olduğunu sorduk ve kırmızı ışıkta geçtiğimizi söyledi. Diğer polis ise cezayı yazmak için defterini çoktan çıkarmış yanındaki polisin isimlerimizi söylemesini bekliyordu. Pasaportuma bakan polis Polonya’ya ne için geldiğimi sordu ben de öğrenci olduğumu ve Erasmus için geldiğimi söyledim. Daha sonra gülümseyerek “peki bu kadar, gidebilirsiniz” dedi ve bizi azad etti! Avrupa’da insanların kurallara bu kadar sıkı bağlı olmasının nedenini şimdi anladım. Türkiye’de bırakın kırmızı ışıkta geçen yayayı, aracı bile kim görüyor? Bu bize çok iyi bir ders oldu. Bundan sonra her yaya geçidinde gözlerimizi 4 açıyoruz.Bu hem maddi hem manevi açıdan yararımıza olacak. Anlayışlı polis memuruna da teşekkürlerimi iletiyorum buradan yine!
Heyah_3aaTelefon operatörü olarak Erasmus danışmanlarımız bize heyah adlı bir operatorden kart getirdiler. Sanırım Erasmus öğrencileri arasında indirimli kampanyaları varmış. Bizim ilk etapta ihtiyacımız olan şey bir internet paketiydi. Başlangıç olarak en az 30 zl yatırmanız gerekiyor hesabınıza .Yine Türkiyedeki gibi 600 mb. 1.5 gb tarzı paketler var farklı fiyatlarda biz 15 zl değerindeki 600 mb olan internet paketinden satın aldık. İnternete girip sonra paramız gidiyor mu diye Türkiyedeki *123# tarzı bir numaradan kontrol ettik ki paramız gidiyor. Ayarları değiştirdik, tekrar internete girdik yine kontrol ettik yine gidiyor. Koca bir akşam böyle gitti. Şansımıza her nete girdiğimizde 3 kuruş gibi bir para gidiyordu. Ertesi gün danışmanımız Emilka’ya müşteri hizmetlerini arattık ve aldığımız cevap karşısında utancımızdan yerin dibine girdik. Çünkü bakiyemizdeki paranın bitmesine neden olan şey internete girmemiz değil bakiyemizi sorgulamamızmış! Bakiyeyi her sorgulama 3 kuruş ücrete tabiymiş. İnanabiliyor musunuz? Biz bütün akşam internete girmekten çok bakiye sorguladık. Şimdi ise ne mesaj attıktan ne nete girdikten sonra bakiye sorgulayabiliyoruz bitecek korkusundan. Burası da bir garip arkadaş!

Yurt odalarındaki internet kablolu. Türkiye’den gelirken yanınızda internet kablosu getirmeniz isteniyor. Bunun nedeni wirelessın daha yavaş olması. Ki çok mantıklı. Her odada iki kişilik internet bağlantı kablosu var. İnternet görevlisi sömestrdan yeni döndüğü için internetimiz ilk haftanın sonunda anca bağlanabildi. Bu nedenle yazım bu kadar geç yayına giriyor dostlar. Geçirdiğimiz dolu dolu ilk haftadan sonra şimdi yapmamız gereken bir sürü okul, evrak işi var. Daha öğrenci kartımıza bile başvurmadık. Tamam, panik yok hepsi sırayla. Şimdilik bu kadar sanırım. Unuttuğum bir şey olursa sonradan eklerim diye düşünüyorum.

Erasmus kolay değil, ülkenizden, sevdiğiniz ve tanıdığınız her şeyden uzak aylarca bir yerde olmak hiç kolay değil ancak size evinizde hiçbir zaman yaşayamacağınız deneyimler yaşatıp yeni şeyler öğretiyor. Ben bile 5 günde ne kadar çok şey öğrendiğimi görebiliyorum. 5 ay neler getirecek göreceğiz.

Hepiniz kendinize çok dikkat edin ve takipte kalın. Şimdilik hoşçakalın 🙂

Jowisz Öğrenci Yurdu, Lublin/Polonya.

Bizi şaşırtanlar ;

-Banyolarda gider deliği yok.
-Yoğurtları meyveli yoğurt gibi.-
-Makarnaları hamur gibi.
-Lavaboları çukur şeklinde değil dümdüz.
-Mutfak tezgahları mermer değil ahşap.
-Ocakları ateşli değil, ısıtmalı.